Google
< Yeni Sayfa 1



   DUYURU    PANOSU
  
sitemize hoş geldiniz yorum yaparsanız sevinirim:
biz sizin hizmetinizdeyiz
eksiklerimizi yorumolarak yazasanızsevinirim:
gazili olmak ayıcalıktır

ne mutlu TÜRKÜM diyene:
selamın aleyküm sitemizden program indiebilirsiniz
    KODYAĞMURU
<
Google

bismillahirrahmanirrahim

www.direklisuamasya.com

23/10/2009 ·

www.direklisuamasya.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÖNDES AMASYA

23/10/2009 ·

göndes amasya

Yorum (yok) Yorum yaz!

makale

17/10/2009 · Kategori: IBRETLIK YAZILAR

 

Dünyalından dünyaya ve dünyalıya

Nuriye ÇakmakYazara Mesaj Gönder

 

KİM ALDI o beceriksiz eline kırık fırçasını da karıştırdı bu renkleri?

Bulutları kim koyulttu böyle? Gökyüzünün mavisini yeterli bulmayan zevk yoksunu da kim? Güneşin parlaklığına kontrast ayarı yapan kendince?

Ağaçların yeşillerine aşılardan renk beğenen, şekillerini şekle sokmak bahanesiyle kendine benzeten cüretkar? Boyları eşit sahte çimenlerde doğa reklamı çeken sahtekar kim?

Denizlere kenar süsü diye çöpten şeritler geçen? Kim bu kim, dağları yerinden oynatan aciz? Buzullardan parça koparan!!

Ah insan.

Ah insan.

Dünyaya ettiğini beğendin mi? Bak ne hale getirdin beşiğini. Küstürmediğin bir karış yeri kalmadı yeryüzünün, gökyüzünün, kaldı mı bakacak yüzün? Güya ana dedin, toprağı un-ufak ettin, kirlettin, bozdun, değiştirdin. Çatına ihanet ettin. Meleklerin indirdiği rahmet dokunamadı sana, asitten yağmurlar icat ettin. Öyle bir bozdun ki dengeyi, çamur da yağdı çatıdan, devasa dolular da. Kar hâlâ tane tane iniyor ama buzlar eriyor; anlayacağın, soğutucu çalışmıyor.

Güneşin tebessümüne kara kara lekeler düşürdün. Nasıl açtın bunca gediği, bir metre ilerisine uzanamayan, kaldırmaya muktedir olmadığın aciz elin, önünden başkasına varmayan kör gözlerin, aklını kaçırmış aklınla. Hasenatta ne cimri, tahribatta ne de cömertsin! Kendini kaç kez aştın bu konuda, dağlar aştın şaşkın, denizler aştın, semaya ulaştın.

Haklısın.

Dünyanın son kullanma tarihine vardın. Tüketim çılgınlığından kendini kurtaramadı yaşlı dünya. Tükettin ve bitirdin. Bir yenisini bulmak için direttin. Dünyayı ihya ederdi, kızıl gezegende yeşillik bulmak için ödediklerin. Ya da ayda yaptığın gezintiler, uzay boşluğunda uçurduğun hayallerin... Bilmem farkında mısın, tüm bunlar için dünyayı daha da mahvettin. Arkana bakmadan kaçmak istiyorsun şimdi. Anlaşılan, ölürken ona eşlik etmek istemiyorsun. Ya da artık bu tabloda fırçama iş yok diyorsun, derin boşluklar çekiyor seni. Bozmak için ne çok şey var, değil mi?

İnsan eli değmemiş, böyle bahtiyar bir yer varsa, keşif belanızı sürmediğiniz yani, oradan görebiliriz işte, şaşmayan düzeni. Yoksa düzen sandığımız ve şimdi aksayan tüm kanunlar, sizin kanun kaçaklığınızdır! İnsan eli ne büyük şey, zira girdiği yerden hemen anlaşılır.

Dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, inekler, böcekler. Harıl harıl düzene hizmet eder, görevini harfiyen yerine getirir, vazifesinden memnun bir de ibadet eder, şükreder, düzene katkı sağlar ve kendine pay almadan, sunar, sunar, sunar. Ve sen. Fark etmişsindir, düzeni bozan tek varlık sensin, üretimi olmayan, var olanı işlemekten ileri kabiliyeti olmayan ve bu işlemesi çoğunlukla tahribat hesabına olan. Faydan yok anlayacağın, zararın çok. Sen olmasan da tıkır tıkır işler bu kainat fabrikası, hem daha güzel işler.

Ama bu zevkine göre tarumar ettiğin fabrika yalnız senin için işler. Sana hizmet eder. Gözünü yumarsın buna ve zorla aldığını sanırsın. Şaşkın! Daha fazlasını almak için kahramanâne savaşırsın. Büyük başarılara imza atarsın hem. Eserlerinle övünürsün, yere göğe sığmazsın.

Aslında hiçbir açından bir karıncaya yetişemeyeceğini, fabrika sana hizmet ediyor diye, emirleri senden dinlemediğini, o kahramanca savaşlarının tek mağlubunun sen olduğunu, haddini çok, hem de çok aştığını görebiliyor musun?

Ayaklarını kendisine basabildiğin tek evini, güvenle başını kaldırabildiğin damını, ciğerlerine her an yeniden rızık olarak sunulan oksijeni, miden için çalışan koca bir âlemi, hayatının kaynağı suyunu, yani tükettiğin, ihanet ettiğin ve muhtaç olduğun ne varsa, başka yerde bulabilir misin?

Nereye gidiyorsun arkana bakmadan? Ne arıyorsun?

Ay’a bomba attın bugünlerde, o yüce bilgilerin, bitmez araştırmaların, sonsuz bütçelerin ve sınırsız aklın bunu yaptırdı sana! Su bulmak derdindesin Ay’da. Suyu arama yöntemin senin yaşam şeklin. Zira sen sadece tahrip edersin. Kuralları kendin koymak istersin, boyun eğmediğini sanır, kuralları kendinin koyduğunu farz edersin; oysa bilirsin, kanunların hiçbirinden muaf değilsin.

Öyle kara cahilsin ki, kum zerresinden küçük bir âlemde bir nokta bile değilken, kendilerine karşı küçüklüğünü açıklayacak bir büyüklük birimi yokken kainatta dönen cirimler içinde, kendini herşeyin sahibi ya da sonsuz izinli tek kullanıcı zannetmen, senin öğrendiğini sandıkça küçüldüğünü gösteriyor sadece.

Söyler misin, Ay’a gitsen ve becersen yaşamayı, Ay’ı kaç yılda tüketirsin, sonra hangi gezegene geçmek istersin? Çok fazla film üretiyor, çok fazla izliyorsun, nereye kaçıyorsun? Kimden gizleniyorsun?

Düzene bir borcun var dünyalı, çünkü dünyanın katili bilfiil sensin. Böyle gidemezsin. Hem ölüm meleği kaçtığın gezegenlerin de bilir adreslerini. Öldürdüğün için ölümlü olduğunu anladığın dünyadan çıkınca, ölüm yok mu sanıyorsun? Ölümü unutmak mı istiyorsun, sadece tüketmek, hiç hesap vermemek mi istiyorsun, hiç borcun yok öyle mi, nereye kadar gitmek istiyorsun peki? Sonsuza dek kaçarak yaşamak mı istiyorsun, tüketerek ama tükenmeden!

Üzgünüm, sonsuz olmak için ölmek gerekir ve sen kendisini unutmak istediğin için ölüm unutulur değildir. Onu kendine unutturmak yerine, kendini ona unutturmayı denesene!

Olduğun yerde kal, dünyanın senden alacağı büyük bir hesap var. Hem unutma, dağları direkler yapıp, devasa yıldızları gecene lamba, koca güneşi soba eyleyip, dilini bilmediğin sadece faydasını görüp hiç ücret ödemediğin mahlukatı hizmetçin yapan, sonra da seni nazlı bir misafir gibi beşiğine yatıran bir Zât var. Ve küçük oyunun biteceği bir an. Giderek yaklaşan..

Nev’imin yaptıkları için özür dilerim yaşlı ve vefakâr dünya. Ölümü tattığında ve ücretini almaya ve yeni görevinde mesrur memur olmaya koştuğunda lütfen bu özrümü unutma. Ve ey kamer, nurumuz, yoldaşımız, kılavuzumuz, karalıklarda nefesimiz, hayallerimiz. Özür dilerim, nuruna saplanan kütleden ötürü, af dilerim Rabbimden. Sana karşı boynumu bükenlere buğz ederken.

Kainatın efendisi kalbindir, sırf onu taşıma şerefi tüm çektiklerine bedeldir.

Ey kendisinde-kendisiyle ibadet ettiğimiz koca mescidimiz, üzgünüz, nankörüz, çoğumuz çürük, sana misafir gelenlerin azizleri hürmetine, özrümüzü kabul et. Şahidiz ki, vazifeni bihakkın yaptın, selam, selam olsun sana ve sevgili yoldaşlarına, bize en yakın olduğu için en çok eziyet ettiğimiz kamere en başta, selam olsun

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

karakalem

22/4/2009 · Kategori: kissadan hisseler

<_script /><_script /><_script />

 

 

Bugün Allah’tan bir buket çiçek aldım

 

DEPRESİF OLDUĞUM, hatalarımı düşünüp düşünüp durduğum, bin kere tevbe edip bin kere düştüğüm, kendime bildiğim tüm kötü sözleri sayıp döktüğüm bir gündü bugün. Sabah her zamanki gibi kalktım, kızımı giydirip, yedirip okula yolladım. Eşim sabah erken saatlerde koşuşturmasına başlamıştı zaten. Kızımın şirin yüzü de çekip gidince ev iyice çekilmez oldu. Dışarı çıkmak da istemiyordum. Ben de yorganımı kafama çekip yattım.

Bir süre sonra kapı çaldı. “Uff kapıcıdır. Bir şey istemiyorum” diye homurdandım yorganın altından. Ama kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. “Subhanallah, hayır olsun inşallah” diye kalktım. Kimseyi beklemiyordum. Bizim eve böyle çat kapı gelebilecek herkes ya işte ya da ağabeyim gibi yurt dışında idi. Korkuyla “Kim o!” dedim. Dışardan tatlı bir ses, “Benim Mona abla, Yasemin” dedi. Bu sefer iki kat hayrete düştüm. Yasemin benim Kuran dersi verdiğim öğrencilerimden biriydi. Bugün ders yoktu, üstelik o bir üniversite öğrencisiydi, anne babası da bizim memleketteydi, bazen bana dertleşmek için uğrardı, acaba bir şey mi olmuştu.

Düşünceler kafamdan salise hızıyla geçti ve hemen kapıyı açtım. O da ne Yasemin’in elinde bir buket çiçek vardı. Yüzü ay gibi gülüyordu. Gözlerimi kocaman açarak, ve şaşkınlıktan dilim tutulmuş bir halde dikildim kapıda öylece. Bana “Öğretmenler günün kutlu olsun, Mona Abla” dedi. Henüz şaşkınlığı üzerimden atamamıştım. Evet sebeb-i ziyaret belliydi ama bu günün benimle ne alakası vardı. Sabah kızım da “Anne bugün öğretmenler günü öğretmenimi ara veya mesaj at” diyerek gitmişti. Ama ben öğretmen değildim ki. Sanırım Yasemin şaşkınlığımı sezdi ve bana gözlerimi dolduran şu cümleyi söyledi. “Sen bizim Kuran öğretmenimizsin, bundan değerli öğretmenlik mi olur!”

Mutluluktan sarhoş olmuştum. Demek çiçeği gönderen Allah’tı. Yasemin de bunu planlamadığını aniden aklına geldiğini söylüyordu. Onun aklına böyle bir şey düşüren ve ta nerelerden evime kadar(ki belki beni bulamayacaktı) getiren de Allah’tı. Allah sayimi emeğimi gördüğünü ifade ediyordu. Allah benimle konuşuyor, bana “Yeter kendine eziyet ettiğin seni affediyorum yüklenme bu kadar kendine” diyordu belki de. Allah’ın benimle konuşmasını çok seviyordum.

Ya da Allah bir önceki gece yaptığım “Aşk ve Şefkat” tefekkürünü beğenmiş, beni şefkat burcuna sürüklemek için bir teşvik yollamıştı. Manen diyordu ki, “Derslere gelen kızlara gösterdiğin şefkat nazarımda her tür muhabbetten üstün”. Zira onlarla olan ilişkim hiçbir çıkara dayanmıyordu, tam ihlasla yapılan bir say ve gayretti. Kimi zaman ailelerinden de uzak olan bu kızlara dert dinleyecek abla olmak da gerekiyordu. O kadar sıcakkanlı biri değildim ama canla başla ilgilenmeye gayret ediyordum. Onları hiç değilse haftada birkaç saat evlerinde gibi hissettirmeye çalışıyordum. Demek Üstadımın öğrettiği şey de buydu, öğrenme ve öğretme zincirinin bir halkası olmak. Hayatta hiçbir şey olmasa sırf bu yaşamaya değer bir şeydi.

Sonra zihnim 10 yıl geriye gitti. Kızımın yaşına bir ekleyecek kadar uzaktı artık öğrencilik yıllarım. Ben bir fizik öğretmeni olacaktım. Tüm gayretim bunun içindi. Hatta bir okulda staj bile yapmıştım. Nasıl hararetle çalışırdım özellikle eğitim formasyonu ile ilgili dersleri. Sonra bir bıçak gibi okulla alakam kesilmiş, öğretmenlik hayallerime de veda etmiştim. Öğrenci olmaktı hisseme düşen. Ben de ömür boyu talebe olmayı kendime düstur edinmiştim. Bu süreçte Arapça öğrendim, Kuran çalışmalarını sürdürdüm. Risalede derinleşmeye gayret ettim. Üzerimde çok etkili olan öğretmenlerim oldu ancak ben hep alan el konumundaydım. Bir çocuk büyüttüm. Belki bir şeyler verdiğim sadece o vardı.

Kitaplara küsmedim. Okuduğum Fizik, Kimya derslerini Risaleleri anlamakta, tefekkürümü derinleştirmekte bir basamak yaptım. Hiçbir zaman “boşa gittiler” diye düşünmedim. Zaten hiçbir zaman da etiket meraklısı biri olmadım. Bana “3. sınıftasın yahu okulu bitirmene ne kaldı aç başını bitir al diplomanı emeğin boşa gitmesin” diyenlere daima “Ne yapacağım diplomayı duvara mı asacağım, öğretmenlik yapamadıktan sonra” dedim. Zira öğretmenlik yapmak için ömür boyu sürecek bir baş açıklık tercihi yapmak gerekliydi. Ben bu tercihi yapmadım. Öğretmenliği kulluğa kurban ettim.

Fakat Allah kendisi için edilen kurbanları sonsuz bir surette kabul ediyormuş. Her kurban sizi ona yaklaştıracak bir binek oluyor, sizi hayat sıratından güvenle geçiriyormuş. Bu gün bunu iyice anladım. O beni yine de bir grup gencin nazarında öğretmen yapmış. Sevdirmiş, kalkıp evime gelip beni sevindirecek kadar da bağlılık vermiş. Üstelik “İn ecriye illa alallah” dediğim için ve hiçbir ücret beklemediğim için de bunu perdesiz kendi sevgisine mehaz kılmış. Demek Üstadım doğru söylemiş, Allah bir şeyi alınca onu ya aynıyla ya misliyle iade edermiş. Demek Allah için feda edilen her arzu mutlaka bir karşılık bulurmuş. Allah sizi sevindirecek işaretler göndererek ayetlerini sosyal hayatın içinde de okuttururmuş.

Zira insan sevgilisinden bir çiçek aldığında “O beni seviyor” diye düşünür, ancak “Allah beni seviyor ona da sevdiriyor” demek zor olur. Zira burada nefisler işin içine karışır, sevgiye Zühre gibi kendi rengini verir. Ancak öğretmen öğrenci ilişkisi gibi bir ilişkide hele de bu Allah için ve Allah’ın kitabını öğretmek için ise o zaman insan Reşha misal olur, çabucak tebahhur eder, renksiz olmaklığı ile her rengi bünyesinde taşır. Her pencereden Allah’ın Zat’ına bakar delikler açar. Zira bu peygamber varisliği vazifesidir, şefkat mesleğidir.

Allah bugün bana bir buket çiçek verdi. Bunu ehli aşk iken ehli şefkat olma yolculuğumun tebriki olarak anlamak istiyorum. Bunu Üstadımın tebessümü olarak görmek istiyorum. Dilerim Yasemin gibi kardeşlerimin nazarında da renksiz olup güneşi yansıtabilirim. Onlar için afakta ve enfüste Rablerine bakan pencereler açabilirim. Allah’ım bana seyr-ü seferimde yardım et.

Not: Yasemine nasıl teşekkür edeceğimi bilememiştim, dilerim bu onu memnun eden bir teşekkür olur. Zira ben de onu ve beraberindeki beni soru yağmurları ile sıkıştıran, bana “her şeyi biliyorum” kibrine düşme fırsatı vermeyen, tefekkürümü derinleştirmeme yardım eden kızları çok seviyorum. Bir ablamın bana dediği gibi derim: “Onlar da benim haleflerim.” Nurani bir zincir çok şükür devam ediyor. Bunu tahdis-i nimet için cümle aleme ilan ederim.

 

<_script />

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

RESİM

26/3/2009 · Kategori: resimlerim

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::

<